Kategori: Genel

  • Endikasyon Dışı İlaç Başvurusunun Reddi İptal Davası

    Endikasyon Dışı İlaç Başvurusunun Reddi İptal Davası

    Endikasyon dışı ilaç başvurusunun reddi iptal davası, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) tarafından verilen ret kararının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle açılan idari dava türüdür. Hayati öneme sahip tedavilerde endikasyon dışı ilaç kullanımına izin verilmemesi, hastanın yaşam hakkını ve sağlık hakkını doğrudan etkileyebilmektedir. Bu nedenle ret kararlarına karşı yargı yolu büyük önem taşımaktadır.

    Endikasyon Dışı İlaç Başvurusunun Reddedilmesi

    Endikasyon dışı ilaç başvuruları, TİTCK tarafından bilimsel ve tıbbi kriterler çerçevesinde değerlendirilir. Başvurunun reddedilmesi; yeterli bilimsel veri bulunmaması, alternatif tedavi yöntemlerinin mevcut olması veya başvuru dosyasının eksik hazırlanması gibi gerekçelere dayanabilir. Ancak uygulamada, hastanın özel durumu yeterince değerlendirilmeden verilen ret kararlarıyla da karşılaşılmaktadır. Bu tür kararlar, idarenin takdir yetkisini aşması anlamına gelebilir ve yargı denetimine tabidir.

    Endikasyon Dışı İlaç Reddi İptal Davası Nedir?

    Endikasyon dışı ilaç başvurusunun reddi iptal davası, idari işlemin hukuka aykırı olduğu iddiasıyla idare mahkemesinde açılan bir davadır. Bu dava ile ret kararının iptali ve ilacın kullanımına izin verilmesi amaçlanır. Dava, işlemin tebliğinden itibaren altmış gün içinde açılmalıdır. Sürenin kaçırılması hâlinde dava hakkı ortadan kalkar. İptal davalarında mahkemeler; hastanın sağlık durumu, tedavinin zorunluluğu ve bilimsel verileri birlikte değerlendirir.

    İptal Davasında Yürütmenin Durdurulması Talebi

    Endikasyon dışı ilaç başvurularının reddi genellikle acil sonuçlar doğurduğundan, iptal davasıyla birlikte yürütmenin durdurulması talep edilir. Yürütmenin durdurulması kararı verilmesi hâlinde, dava sonuçlanmadan önce ilacın kullanılmasına imkân tanınabilir. Mahkemeler bu talebi değerlendirirken, telafisi güç veya imkânsız zararların doğup doğmayacağını ve işlemin açıkça hukuka aykırı olup olmadığını dikkate alır. Özellikle hayati risk taşıyan hastalıklarda yürütmenin durdurulması kararları sıkça gündeme gelmektedir.

    Endikasyon Dışı İlaç Davalarında Hukuki Sürecin Önemi

    Endikasyon dışı ilaç başvurusunun reddi iptal davaları, sağlık hukuku ve idare hukuku bilgisini birlikte gerektirir. Dava dilekçesinde tıbbi raporların, bilimsel yayınların ve uzman görüşlerinin doğru şekilde sunulması büyük önem taşır. Ayrıca SGK’nın ilaç bedelini karşılamaması hâlinde açılacak davalarla bu süreç paralel yürütülebilir. Usul hataları ve süre kaçırılması, hastanın tedavi hakkını doğrudan etkileyebileceğinden, sürecin profesyonel şekilde yürütülmesi hak kayıplarının önüne geçilmesini sağlar.

  • Endikasyon Dışı İlaç Başvurusu

    Endikasyon Dışı İlaç Başvurusu

    Endikasyon dışı ilaç başvurusu, bir ilacın Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanmış kullanım alanları dışında, hastanın tedavisinde zorunlu görülmesi hâlinde yapılan idari başvurudur. Özellikle kanser, nadir hastalıklar ve kronik rahatsızlıklarda, standart tedavilerin yetersiz kalması durumunda endikasyon dışı ilaç kullanımı gündeme gelmektedir. Bu süreç, hem tıbbi hem de hukuki boyutlarıyla dikkatle yürütülmesi gereken bir prosedürdür.

    Endikasyon Dışı İlaç Nedir?

    Endikasyon dışı ilaç, ruhsatlı bir ilacın prospektüsünde belirtilen hastalıklar ve kullanım şartları dışında reçetelenmesi anlamına gelir. Her ne kadar ilaç ruhsatlı olsa da, farklı bir hastalıkta veya farklı dozda kullanımı, mevzuat gereği özel izne tabidir. Bu uygulama, hastanın yaşam hakkı ve tedaviye erişim hakkı kapsamında değerlendirilmekte olup keyfi değil, zorunluluk hâlinde söz konusu olur. Dolayısıyla endikasyon dışı kullanım, tıbbi gerekçelere dayanmalı ve resmi başvuru süreci tamamlanmalıdır.

    Endikasyon Dışı İlaç Başvurusu Nasıl Yapılır?

    Endikasyon dışı ilaç başvurusu, hastayı tedavi eden hekim tarafından yapılır. Başvuru, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’na (TİTCK) sunulur. Başvuru dosyasında; hastanın tıbbi durumu, daha önce uygulanan tedaviler, bu tedavilerin neden yetersiz kaldığı ve endikasyon dışı ilacın neden zorunlu olduğu bilimsel verilerle açıklanmalıdır. Ayrıca etik kurul onayı ve bilimsel yayınlar da başvuruya eklenebilir. Başvurunun eksiksiz yapılması, sürecin hızlanması açısından büyük önem taşır.

    SGK Kapsamında Endikasyon Dışı İlaç Kullanımı

    Endikasyon dışı ilaçların bedelinin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanması, ayrı bir hukuki süreçtir. TİTCK onayı alınmış olsa dahi SGK, ödeme yapmayı reddedebilir. Bu durumda hastalar ciddi maddi yüklerle karşı karşıya kalmaktadır. SGK tarafından ödeme yapılmaması hâlinde, idari itiraz ve dava yollarına başvurulabilir. Uygulamada, mahkemeler hastanın yaşam hakkını ve tedavi zorunluluğunu esas alarak SGK aleyhine kararlar verebilmektedir. Bu nedenle sürecin hukuki boyutunun doğru yönetilmesi büyük önem taşır.

    Endikasyon Dışı İlaç Başvurusunda Hukuki Destek

    Endikasyon dışı ilaç başvuruları, yalnızca tıbbi değil aynı zamanda idari ve hukuki bir süreçtir. Başvurunun reddedilmesi veya SGK tarafından ödeme yapılmaması hâlinde, telafisi güç sonuçlar doğabilir. İdareye karşı açılacak davalarda süreler büyük önem taşır. Bu nedenle başvurunun hazırlanması, itiraz sürecinin yürütülmesi ve dava aşamalarında hukuki destek alınması, hak kaybı yaşanmaması açısından önemlidir. Sağlık hukuku alanında uzman bir avukat, sürecin etkin ve doğru şekilde ilerlemesini sağlar.

  • Kira Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk

    Kira Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk

    Kira uyuşmazlıklarında arabuluculuk, kiracı ile kiraya veren arasında ortaya çıkan hukuki ihtilafların dava açılmadan önce arabulucu aracılığıyla çözülmesini amaçlayan alternatif bir uyuşmazlık çözüm yoludur. Bu yöntem, kira ilişkilerinin korunmasını, uyuşmazlıkların daha kısa sürede ve daha düşük maliyetle çözümlenmesini hedefler. Özellikle kira davalarının artmasıyla birlikte arabuluculuk, uygulamada büyük önem kazanmıştır.

    Kira Arabuluculuğunun Hukuki Dayanağı

    Kira uyuşmazlıklarında zorunlu arabuluculuk, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda yapılan düzenlemeler çerçevesinde uygulanmaktadır. Konusu bir miktar paranın ödenmesi olan kira alacakları ve tazminat taleplerinde dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartıdır. Bu şart yerine getirilmeden açılan davalar, mahkemeler tarafından usulden reddedilir. Böylece uyuşmazlıkların öncelikle barışçıl yollarla çözülmesi amaçlanmaktadır.

    Arabuluculuğa Tabi Kira Uyuşmazlıkları

    Kira arabuluculuğu kapsamında; kira bedelinin ödenmemesi, kira artış oranı, aidat ve yan giderler, tahliye taleplerine bağlı parasal uyuşmazlıklar ve tazminat talepleri yer alır. Ancak tahliye davalarının tamamı zorunlu arabuluculuk kapsamına girmemekte olup uyuşmazlığın niteliğine göre değerlendirme yapılır. Kira sözleşmesinden kaynaklanan uyuşmazlığın parasal yönü ağır basıyorsa arabuluculuk dava şartı hâline gelir. Bu ayrım, uygulamada hak kaybı yaşanmaması açısından önemlidir.

    Kira Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Süreci

    Kira uyuşmazlıklarında arabuluculuk süreci, taraflardan birinin arabuluculuk bürosuna başvurmasıyla başlar. Arabulucu, kiracı ve kiraya vereni görüşmeye davet ederek müzakere sürecini yönetir. Süreç, kural olarak üç hafta içinde tamamlanır ve gerekli hâllerde bir hafta uzatılabilir. Tarafların anlaşması hâlinde düzenlenen anlaşma belgesi, ilam niteliğinde belge sayılabilir. Anlaşma sağlanamaması durumunda ise son tutanak düzenlenerek dava açma yolu açılır.

    Kira Arabuluculuğunun Avantajları ve Önemi

    Kira uyuşmazlıklarında arabuluculuk, taraflara zaman ve maliyet açısından önemli avantajlar sağlar. Uzun süren dava süreçleri yerine kısa sürede çözüm imkânı sunar. Taraflar arasındaki kira ilişkisinin devam etmesi bakımından da arabuluculuk, daha yapıcı bir ortam oluşturur. Arabuluculuk sürecine başvurulmadan dava açılması hâlinde davanın usulden reddedilmesi, ciddi hak kayıplarına yol açabilir. Bu nedenle kira uyuşmazlıklarında arabuluculuk sürecinin doğru yönetilmesi büyük önem taşır.

  • Tüketici Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk

    Tüketici Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk

    Tüketici uyuşmazlıklarında arabuluculuk, tüketici ile satıcı veya sağlayıcı arasında doğan hukuki ihtilafların, dava yoluna gidilmeden önce arabulucu aracılığıyla çözülmesini amaçlayan alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Bu uygulama, tüketicinin daha hızlı, ekonomik ve etkili bir şekilde hakkına ulaşmasını hedefler. Özellikle son yıllarda tüketici davalarının artmasıyla birlikte arabuluculuk, önemli bir çözüm yolu hâline gelmiştir.

    Tüketici Arabuluculuğunun Hukuki Dayanağı

    Tüketici uyuşmazlıklarında arabuluculuk, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu çerçevesinde düzenlenmiştir. Yapılan yasal düzenlemelerle birlikte, belirli parasal sınırların üzerindeki tüketici uyuşmazlıklarında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartı hâline getirilmiştir. Bu şart, mahkemeler tarafından re’sen dikkate alınır ve arabuluculuğa başvurulmadan açılan davalar usulden reddedilir.

    Arabuluculuğa Tabi Tüketici Uyuşmazlıkları

    Tüketici arabuluculuğu; ayıplı mal ve hizmetler, satış ve abonelik sözleşmelerinden doğan alacaklar, cayma hakkı uyuşmazlıkları ve tazminat talepleri gibi birçok konuyu kapsar. Ancak tüketici hakem heyetlerinin görev alanına giren uyuşmazlıklar bakımından öncelikle hakem heyetine başvurulması zorunludur. Hakem heyeti sınırlarını aşan veya doğrudan dava konusu yapılabilen uyuşmazlıklarda ise arabuluculuk süreci devreye girer. Uyuşmazlığın niteliği, başvuru yolunun belirlenmesinde önemlidir.

    Tüketici Arabuluculuk Süreci Nasıl İşler?

    Tüketici uyuşmazlıklarında arabuluculuk süreci, taraflardan birinin arabuluculuk bürosuna başvurmasıyla başlar. Arabulucu, tarafları kısa süre içinde toplantıya davet eder ve görüşmeleri yönetir. Süreç, kural olarak üç hafta içinde tamamlanır ve zorunlu hâllerde bir hafta uzatılabilir. Tarafların anlaşması hâlinde düzenlenen anlaşma belgesi, ilam niteliğinde belge hâline gelebilir. Anlaşma sağlanamaması durumunda ise son tutanak düzenlenir ve taraflar dava açma hakkını elde eder.

    Tüketici Arabuluculuğunun Avantajları ve Sonuçları

    Tüketici uyuşmazlıklarında arabuluculuk, mahkeme süreçlerine kıyasla daha hızlı ve düşük maliyetli bir çözüm sunar. Sürecin gizli olması, taraflar arasındaki ilişkilerin korunmasına katkı sağlar. Ayrıca tüketici, uzun yargılama süreçleriyle uğraşmadan hakkına ulaşma imkânı bulur. Arabuluculuk yoluna başvurulmadan dava açılması hâlinde davanın usulden reddedilmesi, zaman ve hak kaybına yol açabilir. Bu nedenle tüketici uyuşmazlıklarında arabuluculuk sürecinin bilinçli şekilde yürütülmesi büyük önem taşır.

  • Ticari Davalarda Zorunlu Arabuluculuk

    Ticari Davalarda Zorunlu Arabuluculuk

    Ticari davalarda zorunlu arabuluculuk, ticari uyuşmazlıkların dava yoluna gidilmeden önce arabuluculuk yöntemiyle çözülmesini amaçlayan bir alternatif uyuşmazlık çözüm yoludur. Bu uygulama, yargının iş yükünü azaltmak, uyuşmazlıkların daha kısa sürede ve daha düşük maliyetle çözülmesini sağlamak amacıyla hukuk sistemimize dâhil edilmiştir. Günümüzde birçok ticari uyuşmazlıkta dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması zorunlu hâle gelmiştir.

    Ticari Davalarda Arabuluculuğun Hukuki Dayanağı

    Ticari davalarda zorunlu arabuluculuk, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 5/A maddesi ile düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan ticari davalarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartıdır. Ayrıca 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu da sürecin usul ve esaslarını belirlemektedir. Dava şartı arabuluculuk, mahkeme tarafından re’sen dikkate alınır ve arabulucuya başvurulmadan açılan davalar usulden reddedilir.

    Zorunlu Arabuluculuk Kapsamına Giren Ticari Davalar

    Zorunlu arabuluculuk, Türk Ticaret Kanunu kapsamında ticari dava niteliği taşıyan ve konusu para alacağı veya tazminat olan uyuşmazlıkları kapsar. Alacak davaları, tazminat talepleri, sözleşmeden kaynaklanan ödeme uyuşmazlıkları ve ticari nitelikteki borç ilişkileri bu kapsamda değerlendirilir. Ancak çekişmesiz yargı işleri ve bazı özel nitelikli davalar zorunlu arabuluculuk kapsamı dışında bırakılmıştır. Bir davanın ticari dava sayılıp sayılmadığı, tarafların sıfatına ve uyuşmazlığın niteliğine göre belirlenir.

    Ticari Arabuluculuk Süreci Nasıl İşler?

    Ticari uyuşmazlıklarda arabuluculuk süreci, taraflardan birinin arabuluculuk bürosuna başvurmasıyla başlar. Arabulucu, tarafları en kısa sürede toplantıya davet eder ve müzakereleri yönetir. Süreç, kural olarak üç hafta içinde tamamlanır ve zorunlu hâllerde bir hafta uzatılabilir. Taraflar anlaşmaya varırlarsa, düzenlenen anlaşma belgesi mahkeme ilamı niteliği kazanabilir. Anlaşma sağlanamaması hâlinde ise arabulucu son tutanak düzenler ve taraflar dava açma hakkı elde eder.

    Zorunlu Arabuluculuğun Sonuçları ve Önemi

    Ticari davalarda zorunlu arabuluculuk, taraflara hızlı, gizli ve esnek bir çözüm imkânı sunar. Anlaşma sağlanması hâlinde taraflar, uzun süren yargılama süreçlerinden ve yüksek dava masraflarından kurtulmuş olur. Ayrıca ticari ilişkilerin korunması ve taraflar arasındaki güvenin devam etmesi açısından arabuluculuk önemli avantajlar sağlar. Arabuluculuğa başvurulmadan dava açılması hâlinde davanın usulden reddedilmesi, hak kaybına ve zaman kaybına yol açabilir. Bu nedenle ticari uyuşmazlıklarda arabuluculuk sürecinin doğru ve bilinçli şekilde yürütülmesi büyük önem taşır.

  • Hizmet Tespit Davası

    Hizmet Tespit Davası

    Hizmet tespit davası, sigortalı olarak çalışmasına rağmen Sosyal Güvenlik Kurumu’na hiç bildirilmeyen veya eksik bildirilen çalışmaların tespiti amacıyla açılan dava türüdür. Bu dava, özellikle sigortasız çalıştırılan ya da prim günleri eksik gösterilen işçilerin sosyal güvenlik haklarını korumak açısından büyük önem taşır. Hizmet tespiti sayesinde işçi, emeklilik, sağlık hizmetleri ve diğer sosyal güvenlik haklarını güvence altına alabilir.

    Hizmet Tespit Davasının Hukuki Dayanağı

    Hizmet tespit davası, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 86. maddesinde düzenlenmiştir. Kanuna göre işveren, çalıştırdığı sigortalıları süresi içinde SGK’ya bildirmekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi hâlinde işçi, çalıştığı sürenin tespit edilmesi için dava açabilir. Hizmet tespit davaları, kamu düzenine ilişkin davalar arasında yer almakta olup mahkemeler tarafından titizlikle incelenmektedir.

    Hizmet Tespit Davası Açma Şartları

    Hizmet tespit davası açılabilmesi için işçinin fiilen çalışmış olması ve bu çalışmanın SGK’ya hiç bildirilmemiş ya da eksik bildirilmiş olması gerekir. İşçi ile işveren arasında hizmet ilişkisi bulunması temel şarttır. Dava, işçinin çalışmasının geçtiği yılın sonundan itibaren beş yıl içinde açılmalıdır. Bu süre hak düşürücü süre olup, süresi içinde açılmayan davalar reddedilir. Hizmet tespit davalarında bu süreye özellikle dikkat edilmesi gerekmektedir.

    Hizmet Tespit Davasında Deliller ve İspat

    Hizmet tespit davasında ispat, diğer iş davalarına göre daha geniş delil imkânlarına sahiptir. Tanık beyanları, bordrolar, banka kayıtları, yazışmalar ve işyeri kayıtları delil olarak kullanılabilir. Mahkeme, gerekli gördüğü hâllerde SGK’dan ve ilgili kurumlardan kayıtları re’sen talep edebilir. Kamu düzenine ilişkin olması nedeniyle hâkim, delilleri serbestçe değerlendirir. İşçinin fiili çalışmasının ispatı, davanın sonucunu doğrudan etkiler.

    Hizmet Tespit Davasının Sonuçları

    Mahkeme, hizmet tespit davasını kabul ederse, işçinin tespit edilen çalışma süreleri SGK kayıtlarına işlenir. Bu durum, işçinin emeklilik prim gün sayısına ve sigortalılık süresine doğrudan etki eder. Ayrıca işveren hakkında idari para cezaları ve geriye dönük prim borçları gündeme gelebilir. Hizmet tespit davası, yalnızca geçmişe yönelik bir tespit sağlamakla kalmaz, işçinin gelecekteki sosyal güvenlik haklarını da güvence altına alır. Bu nedenle davanın doğru ve eksiksiz şekilde yürütülmesi büyük önem taşır.

  • Sendikal Tazminat Davası

    Sendikal Tazminat Davası

    Sendikal tazminat davası, işçilerin sendikaya üye olmaları, sendikal faaliyetlere katılmaları veya bu faaliyetlerden kaçınmaları nedeniyle işveren tarafından ayrımcılığa uğramaları hâlinde açılan özel nitelikli bir dava türüdür. Bu dava, sendika özgürlüğünün korunmasını ve işçinin anayasal haklarının güvence altına alınmasını amaçlar. Sendikal tazminat, iş hukukunda işçiyi koruyan en güçlü yaptırımlardan biridir.

    Sendikal Tazminatın Hukuki Dayanağı

    Sendikal tazminat, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 25. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre işveren; işçilerin sendikaya üye olmaları, üyelikten ayrılmaları veya sendikal faaliyetlere katılmaları nedeniyle işçileri farklı işleme tabi tutamaz. Bu yasağa aykırı davranılması hâlinde işçi, sendikal tazminat talep etme hakkına sahiptir. Bu düzenleme, sendika özgürlüğünü anayasal güvence altına alan temel hükümlerden biridir.

    Sendikal Tazminat Davası Açma Şartları

    Sendikal tazminat davası açılabilmesi için işçinin sendikal bir nedenle zarara uğramış olması gerekir. İş sözleşmesinin sendikal nedenle feshedilmesi, işçinin ücretinin düşürülmesi, görev yerinin değiştirilmesi veya baskı uygulanması bu kapsamda değerlendirilir. İşçinin sendikal faaliyeti ile işverenin olumsuz işlemi arasında illiyet bağının bulunması şarttır. Bu bağ, tanık beyanları, yazılı belgeler ve işyeri uygulamalarıyla ispat edilebilir. Sendikal tazminat davalarında iş güvencesi şartlarının bulunup bulunmaması ayrıca değerlendirilir.

    Sendikal Tazminatın Miktarı ve Kapsamı

    Sendikal tazminatın miktarı, işçinin en az bir yıllık ücretinden az olamaz. Mahkeme, olayın niteliğini, işverenin kusurunu ve sendikal hakkın ihlal derecesini dikkate alarak tazminat miktarını belirler. Sendikal tazminat, kıdem ve ihbar tazminatından bağımsız olarak talep edilebilir. Ayrıca iş güvencesi kapsamında olan işçiler bakımından, sendikal nedenle fesih hâlinde işe iade davası ile birlikte sendikal tazminat da gündeme gelebilir. Bu yönüyle sendikal tazminat, güçlü bir caydırıcılık sağlar.

    Sendikal Tazminat Davasında Usul ve İspat

    Sendikal tazminat davalarında görevli mahkeme iş mahkemesidir. Dava açılmadan önce arabuluculuk sürecine başvurulması zorunludur. İspat yükü, kural olarak işçiye ait olmakla birlikte, sendikal nedenle ayrımcılık iddiasının güçlü şekilde ortaya konulması hâlinde işverenin aksini ispat yükü doğar. Mahkeme, tarafların delillerini değerlendirerek sendikal hakkın ihlal edilip edilmediğini tespit eder. Bu davalar, anayasal hakları ilgilendirdiğinden özel bir hassasiyetle ele alınır.

  • İstirdat Davası Nedir?

    İstirdat Davası Nedir?

    İstirdat davası, borçlu olmadığı hâlde ödeme yapan veya icra takibi sonucu haksız şekilde borç ödemek zorunda kalan kişinin, ödediği bedelin geri alınması amacıyla açtığı dava türüdür. Uygulamada en sık, icra takibi nedeniyle yapılan ödemelerin hukuka aykırı olduğunun sonradan anlaşılması hâlinde gündeme gelir. İstirdat davası, haksız tahsil edilen paranın geri alınmasını sağlayarak adaletin tesis edilmesini amaçlayan önemli bir hukuki yoldur.

    İstirdat Davasının Hukuki Dayanağı

    İstirdat davası, İcra ve İflas Kanunu’nun 72. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre borçlu, borçlu olmadığını ispat etmesi hâlinde, ödediği paranın geri verilmesini talep edebilir. Özellikle icra takibine itiraz edemeyen veya itirazı reddedilen borçlular açısından istirdat davası büyük önem taşır. Bu dava, icra hukukuna özgü bir dava türü olup, genel alacak davalarından farklı özellikler taşımaktadır.

    İstirdat Davası Açma Şartları

    İstirdat davası açılabilmesi için öncelikle borçlunun gerçekte borçlu olmaması gerekir. Ayrıca borçlunun, icra takibi kapsamında borcu ödemiş olması veya cebri icra yoluyla ödeme yapmak zorunda kalması şarttır. Ödeme yapılmadan önce açılan davalar istirdat davası değil, menfi tespit davası niteliği taşır. İstirdat davası, ödeme tarihinden itibaren bir yıl içinde açılmalıdır. Bu süre hak düşürücü süre olup, sürenin kaçırılması hâlinde dava hakkı ortadan kalkar.

    İstirdat Davasında İspat Yükü

    İstirdat davasında ispat yükü davacıya, yani borçluya aittir. Borçlu, ödemenin haksız olduğunu ve gerçekte borç bulunmadığını somut delillerle ispatlamak zorundadır. Bu kapsamda sözleşmeler, ödeme belgeleri, banka kayıtları, faturalar ve tanık beyanları delil olarak kullanılabilir. Mahkeme, borcun doğup doğmadığını ve yapılan ödemenin hukuki dayanağını ayrıntılı şekilde inceler. İspat yükünün ağır olması, istirdat davalarını teknik ve dikkat gerektiren davalar hâline getirmektedir.

    İstirdat Davasının Sonuçları

    Mahkeme, istirdat davasını haklı bulursa, haksız şekilde tahsil edilen bedelin davacıya iadesine karar verir. İade edilecek tutara, ödemenin yapıldığı tarihten itibaren faiz işletilmesi de mümkündür. Davanın reddedilmesi hâlinde ise borcun varlığı kesinleşmiş olur. İstirdat davası sonucunda verilen karar, taraflar arasındaki borç ilişkisini kesin olarak ortaya koyar. Bu nedenle dava sürecinin, usul ve süreler açısından titizlikle yürütülmesi büyük önem taşır.

  • Mobbing – Kötü Niyet Tazminatı

    Mobbing – Kötü Niyet Tazminatı

    Mobbing, çalışma hayatında işçinin sistematik ve sürekli şekilde psikolojik baskıya maruz bırakılması olarak tanımlanır. İşyerinde uygulanan bu tür davranışlar, işçinin kişilik haklarını, mesleki itibarını ve ruh sağlığını doğrudan etkiler. Mobbing uygulamalarına maruz kalan işçi, belirli şartların varlığı hâlinde kötü niyet tazminatı talep edebilir. Mobbing ve kötü niyet tazminatı, iş hukukunda işçinin korunmasına yönelik önemli hukuki mekanizmalardır.

    Mobbingin Hukuki Tanımı ve Unsurları

    Mobbing, işyerinde belirli bir kişiyi hedef alan, kasıtlı, sistematik ve süreklilik arz eden psikolojik taciz davranışlarını ifade eder. Bu davranışlar; dışlama, küçük düşürme, aşağılama, görev yeri veya görev tanımının keyfi şekilde değiştirilmesi gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Yargıtay uygulamalarında mobbingin varlığının kabul edilebilmesi için davranışların süreklilik göstermesi ve işçinin kişilik haklarını zedelemesi aranır. Tek seferlik veya geçici davranışlar, kural olarak mobbing kapsamında değerlendirilmez.

    Kötü Niyet Tazminatının Hukuki Dayanağı

    Kötü niyet tazminatı, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 17. maddesinde düzenlenmiştir. İş güvencesi hükümlerinin uygulanmadığı hâllerde, işverenin iş sözleşmesini feshederken kötü niyetli davranması durumunda gündeme gelir. Kötü niyetli fesih, işçinin yasal haklarını kullanması nedeniyle işten çıkarılması gibi durumları kapsar. Mobbing sonucu gerçekleştirilen fesihler de çoğu zaman kötü niyetli fesih olarak değerlendirilir ve işçiye kötü niyet tazminatı talep etme hakkı tanır.

    Mobbing Nedeniyle Talep Edilebilecek Tazminatlar

    Mobbinge maruz kalan işçi, uğradığı zararlar nedeniyle birden fazla tazminat türü talep edebilir. Manevi tazminat, işçinin yaşadığı psikolojik yıpranmanın giderilmesini amaçlar. Mobbing nedeniyle iş sözleşmesinin sona ermesi hâlinde ise kötü niyet tazminatı veya şartları varsa işe iade davası gündeme gelebilir. Ayrıca mobbing sonucu sağlık sorunları ortaya çıkmışsa, maddi tazminat talepleri de söz konusu olabilir. Bu talepler, olayın özelliklerine göre birlikte veya ayrı ayrı ileri sürülebilir.

    Mobbing ve Kötü Niyet Tazminatında Dava Süreci

    Mobbing ve kötü niyet tazminatı taleplerinde görevli mahkeme iş mahkemesidir. Dava açılmadan önce arabuluculuk sürecine başvurulması zorunludur. Mobbingin ispatı, tanık beyanları, yazılı belgeler, elektronik yazışmalar ve sağlık raporları ile mümkündür. Mahkeme, olayın bütününü değerlendirerek mobbingin varlığını ve fesihte kötü niyet bulunup bulunmadığını tespit eder. Bu tür davalar, ispat ve değerlendirme açısından titizlik gerektirdiğinden profesyonel hukuki destek büyük önem taşır.

  • Meslek Hastalığı Nedeniyle Tazminat Davası

    Meslek Hastalığı Nedeniyle Tazminat Davası

    Meslek hastalığı, işçinin çalıştığı işin niteliği veya çalışma koşulları nedeniyle zaman içinde maruz kaldığı etkenler sonucunda ortaya çıkan sağlık sorunlarını ifade eder. Meslek hastalığı nedeniyle açılacak tazminat davası, işçinin uğradığı maddi ve manevi zararların giderilmesini amaçlayan önemli bir hukuki yoldur. Bu davalar, hem iş sağlığı ve güvenliği kurallarının uygulanmasını hem de işçinin yaşam ve çalışma hakkının korunmasını hedeflemektedir.

    Meslek Hastalığının Hukuki Tanımı

    Meslek hastalığı, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda tanımlanmıştır. Buna göre meslek hastalığı, sigortalının çalıştığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici ya da sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik hâlidir. Meslek hastalığının tespiti, yetkili sağlık kuruluşları ve SGK tarafından yapılır. Bu tespit, tazminat davasının açılabilmesi açısından temel bir unsurdur.

    Meslek Hastalığı Nedeniyle Tazminat Şartları

    Meslek hastalığı nedeniyle tazminat davası açılabilmesi için öncelikle hastalık ile yapılan iş arasında illiyet bağının bulunması gerekir. İşçinin, hastalığın çalışma koşullarından kaynaklandığını ispatlaması önemlidir. Ayrıca işverenin, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almamış olması veya gerekli tedbirleri eksik uygulamış olması hâlinde kusur sorumluluğu doğar. İşverenin kusuru, tazminat miktarının belirlenmesinde dikkate alınır. Bu tür davalarda kusur oranı, bilirkişi incelemesi ile tespit edilir.

    Talep Edilebilecek Tazminat Türleri

    Meslek hastalığı nedeniyle açılan tazminat davalarında işçi veya hak sahipleri, maddi ve manevi tazminat talep edebilir. Maddi tazminat; tedavi giderleri, çalışma gücü kaybı, kazanç kaybı ve bakıcı giderleri gibi kalemleri kapsar. Manevi tazminat ise işçinin yaşadığı acı, elem ve ızdırabın kısmen de olsa giderilmesini amaçlar. Meslek hastalığının ölümle sonuçlanması hâlinde ise destekten yoksun kalma tazminatı talep edilebilir. Bu tazminat türleri, olayın özelliklerine göre mahkeme tarafından değerlendirilir.

    Meslek Hastalığı Davalarında Usul ve Zamanaşımı

    Meslek hastalığı nedeniyle açılacak tazminat davalarında görevli mahkeme iş mahkemeleridir. Dava açılmadan önce arabuluculuk sürecine başvurulması zorunludur. Zamanaşımı süresi, hastalığın öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlar ve somut olaya göre değişiklik gösterebilir. Meslek hastalığı davaları teknik ve tıbbi inceleme gerektirdiğinden, uzman bilirkişi raporları büyük önem taşır. Bu nedenle sürecin, alanında deneyimli bir hukukçu tarafından yürütülmesi hak kayıplarının önlenmesi açısından önemlidir.